olasılıklar denizinde...
"Oysa koşu bandında nereye varabilir insan."
23 Ağustos 2011 Salı
28 Ocak 2010 Perşembe
Keyif
BATAKLIK / Konstantin Pautovski
20 Temmuz 2009 Pazartesi
'Ne kadar yalansız, o kadar iyi.'
Gözlerimi sen bakasın diye açıyorum artık. Ve tüm hayatım boyunca sırtımı hiç tereddütsüz dayadığım umut ile uzatıyorum ellerimi tutasın diye. Ne zaman ki gözlerin beynine başka görüntüler gönderse, onu aldatmak için değil, ilk bakışlarımın utangaçlığına ve kırmak istemeyişine izin vermek içindir, anlıyorum. Gözlerim seni tam da yüreğimin yok olduğuna inandığım bir zamanda gördü. Ve şimdi o yok bildiğim, göğsümün kafesine taş gibi sağlam vuruyor. Yokluğun beni ne hale getirir bilmiyorum. Varlığını hissetmek istiyorum. Senin bir rüya olduğuna inanmak istemiyorum, gerçek dışı olduğuna hiç.
Aradığımın bir 'bulunmazlık' olduğunu söyleyemem. Birgün, gözlerim başka olanlara odaklandığında beni sarssın istemiştim, aradığım. Ama yaşadığım bir sarsıntı değil sadece, koca bir deprem kimilerinin kabusu olan. Ve beni de tüm depremlerden beter hazırlıksız yakaladı.
'Düşlerimden düşerek u
yandım bir sabah.' Henüz kurduğum düşlerime oyun ediyordu rüyalarım, gerçeği işaret edercesine. Hangisine yanaşmalıyım bilemedim, bilemiyorum. Düş, rüya, gerçek... Her biri ayrı bir ciddiyetle bakıyordu. Kiminin çatıktı kaşları, kiminin umarsızdı bakışları... Ama birinin umut doluydu bakışları, sardı beni. Düşlerimdi, çünkü ben kurdum, tümünü isteyerek, farkında olarak. Bana yıllardır taşıdığımın bir yürek olduğunu anımsatıyordu, nasıl bir kenara itebilirdim ki. O benim kendimden bir parça gibi var oldu: gözlerinden yüreğime, yüreğimden 'us'uma süzülerek.Yüksekliğince görkemli olduğunu anlatmayacağım, anlatırken gözlerim kararıyor, ne olur anla düşerken çektiğim eziyeti, yaşadığım korkuyu.
23 Nisan 2009 Perşembe
"DOST HASRETİ ZOR İMİŞ"
An gelir birikeni hissedersin. Biriken umutlar, sevinçler, bekleyişler, şaşkınlıklar, sıradanlıklar, hüzünler daha neler neler. An gelir birikeni hissedersin, hem de tam kaleminin ucunda. İstediğin de, istemediğin de birikir. Çünkü biriktiren yürektir.
Herkesin beklediği vardır. Mutlak gelecektir, hem de birikenlerle. Kurulmuş hayatlar yaşanıyor her yerde. Her yerde bekledikleri belli birileri dolanıyor. Elimize ayağımıza dolanıyor. Ve an geliyor bekledikleri beklediğimiz oluyor. Bunları gördüğünde yüreğin parçalanıyor. Sevgiyi, şaşkınlığı, nedensizliği, kederi, boşluğu ve daha neleri neleri biriktiren yüreğin parçalanıyor.
Sonra yüreğinin derinliğini taşıyan gözlerin, iki silah gibi karşılıklı çatılmış kaşlarının altında kalıyor. Hep keder, hep hüzün, hep aynılık, hep ayrılık eziyor gözlerini. Bakışların hep mahpus!
“Günün sesi var, gecenin sessizliği… ”
Gecenin sessizliği, gece kondular gibi yıkılıyor; gürültüyle, kadınların feryatlarıyla. İnanmak istemeyenlerin biriken acılarıyla. Ağıtlarla…
“DOST HASRETİ ZOR İMİŞ…”
Mutlak bir teslimiyet hep sonumuz. Ya ölüme ya da ölümün küçük kardeşi uykuya. Ardımızda kalan ise yüreklerde birikenler.
27.08.2003 ÇARŞAMBA Mars’ın dünyaya ve güneşe en yakın olduğu gün. Daha önce 60000 yıl önce bu kadar yakın olmuş.
16 Nisan 2009 Perşembe
Yüksekliğini Kaybediyor Sesim
gözlerime inansaydın
biliyorsun yapamazdım
gitmezdim bu şehirden"
Tulum sesi nasılki yüksekleri anımsatır, kendi sesim de içimdeki derinliği anımsatıyor bana ve bir süredir kendi sesimden korkar oldum. Ne zaman duyacak olsam bir rüyanın ortasında buluyorum kendimi; gerçeklikten giderek (kimi zaman durarak) uzaklaşıyor görüyorum. Oysa o en çok sırtımı dayadığım düşlerimi bulamıyorum. Gerçeğin kendisi inanılması güç bir kabus oluyor ve 'en güzel yerine - sonuna' ulaşamıyorum.
7 Nisan 2009 Salı
"Çin İşkencesi"
Bu kafamda çok yer etmiş olacak ki sürekli tekrar eden (periyodik) sesleri pek sevmem. Sadece sesleri değil hayattaki aynılıkları da sevmem. Ancak itiraf etmeliyim ki hayattaki aynılıkları fark/tespit etmek, sesleri fark etmek kadar kolay olmuyor. Kimileri son anlarında anlıyor, kimileri ise hiç bir zaman anlamıyorlar. Büyük hareketliliklerin içindeyken aldığımız sanal keyifler bizi yanıltıyor. Oysa herbiri diğerinin tekrarı olan günler sunuyor hayat bize...
3 Nisan 2009 Cuma
Seni İSTANBUL yapmalı!
2 Nisan 2009 Perşembe
YALAN
24 Mart 2009 Salı
mutluluk
19 Şubat 2009 Perşembe
Düşlerimden düşerek uyandım ...
uyandığımı sandığımda aslında gerçekten ne kadar uzakta olduğumu anlayamadım bile. Çünkü uyandığım(ı sandığım)da dokunabileceğim kadar yakındı, oysa düşümde masanın karşısında ve ulaşılmaz gibiydi. Nasıl inanmasaydım?'Rüyaların en güzeli hangisidir?' diye düşündüm. 'Gerçekleşsin diye çabaladığın düşlerin gerçekleştiğini gördüğün' diye yanıtladım. Ve sonra 'rüya mı? düş mü?' diye sürdürdüm. 'Düş' dedim sonra. Rüya geçmiştir, değiştiremezsin. İstemeyerek girdiğin bir sinema salonunda izinsiz alınmış görüntülerin (bu görüntüler sana ait de olabilir, senin gözünle de çekilmiş olabilir) zorla izlettirilmesi gibidir. Kimi zaman gerçeğe benzer, kimi zaman gerçeği özletir, kimi zaman özlediğini gerçekleştirir rüyalar. Rüyaların en iyi ve en kötü anı sonudur. İyidir, çünkü bazen ona kabus deriz ve kötüdür çünkü o bizim düşlediğimizin ta kendisidir.
Ama düş senindir, başı da senin, sonu da senin. Tümüyle senin isteğin, ihtiyacındır. Bir zorlama yoktur. İster kurar, ister kurduğunu yıkar ve istersen hiç bu işe bulaşmazsın. Gerçeğin çölünden kaçıştır düşlerin. Düş kurarken ister gerçeğe benzetirsin, ister rüyalarına, ister kendine, ister başkalarına benzetirsin. Çöle dönen gerçeğin içinde bir kum tanesi olmaya isyan ediştir, kendini düş ormanında bir ağaç kabul ederek. "Düşlerin kadar özgürsün!" Gerçeğin sınırlarını taşıyorsan eğer düşlerine, vay senin haline. sonsuz bir çöldeki kum tanesinden beter küçülür, kaybolursun kendi içinde. Ve bu öyle bir kayıp ki, .... bulamazsın.
5 Şubat 2009 Perşembe
gözlerinde uçarsam göreceklerim...
İstanbul sanki denizi kucaklamış ve Haliç'i bağrına basmış, burnunu uzatmış saray dikmişler üstüne.Galata Kulesi 'gerçek ve cesareti' temsil ediyor ve çağırıyor; "buradan bakarsan daha neler görürsün kanat takıp uçmak istersin" diyerek.
Kız Kulesi: "yanımda durursan önün arkan her yanın İstanbul olur, İstanbul olursun, başın döner."
Ve onu gördüm, İstanbul gibi gözlerinde uçarsam göreceklerim, ekşi elma çayı yudumlayan dudaklarında ürkek istanbul sevecenliği, o dudaklardan dökülen sözlerinde Kız Kulesi'ni saran İstanbul dalgaları gibi gerçeğin baş döndürücülüğü ...
15 Ocak 2009 Perşembe
bir mevsim değil, bir ömür SONBAHAR

Daha çok yazarım diye umut ederken bir mevsim geçti aradan: SONBAHAR.
Sinema hayatım da hiç olmadığı kadar çok yer etti. Mutlu oldum. Çünkü hep bir hikâyenin peşinde olmak haz vermiştir bana. Her ne kadar hikâye acı veren bir hikâye olsa da…
Düşleri sevgi, kardeşlik, barış ve özgürlüktü… Onlar dışarıda halklar hücrelere tıkılmış hayatlar yaşamasın diye ölüme gittiler tereddütsüz. 'Okyanusta bir damlayız' dediler. Fırtınalar yaratan dalgalardı onlar. Hatıralar acımasızdır. Onlar tarih yazıcılardı, unutulmaz notlar düştüler tarihe…
SONBAHAR: Anlatılmak istenen senin için düşenlerin hikâyesidir, eli kolu bağlanmış geçmesin diye ömrün.
30 Ağustos 2008 Cumartesi
1 EYLÜL DÜNYA BARIŞ GÜNÜ KUTLU OLSUN

İkinci Büyük Emperyalist Paylaşım Savaşı, 1 Eylül 1939 günü Nazilerin Polonya‘yı işgaliyle başladı. Ardında elliikimilyon ölü, milyonlarca yaralı, sakat ve moloz yığını haline gelmiş kentler ile acı ve gözyaşı bıraktı. Mayıs 1945`de son buldu. İnsanlık tarihinin bu en acımasız, en kanlı ve en kirli savaşının başladığı gün, yani 1 Eylül, Dünya Barış Günü olarak kabul edildi.
1 Eylül Dünya Barış Günü kutlu olsun.
22 Ağustos 2008 Cuma
TERSTEN YAŞAMAK
Şüphesiz ki yaşamı tersten yasamak daha güzel,
Hatta mükemmel olurdu.
Nasıl mi ?
Cami'de uyanıyorsunuz. Bir tahta
sandık içersinde, Herkes karsınızda
saf durmuş, iyiliğinize dua ediyor
ve tüm haklar helal edilmiş
vaziyette.tabuttan doğruluyorsunuz, yaşlı,
Olgun ve ağırbaşlı olarak.
Herkes etrafınızda, büyük bir
İtibar, iltifatlar, çocuklar torunlar hepsi
Hazır.arabanıza kurulup evinize gidiyorsunuz.
Doğar doğmaz devlet size
maaş bağlıyor, aylık veya üç ayda bir maaşınızı
alıyorsunuz. Ne güzel, hazır maaş, hazır ev....
Altmışlı yaslara kadar hersek garanti, huzur
içinde yaşıyorsunuz. Sağlığınız gittikçe düzeliyor,
kaslar güçleniyor, kuvvetleniyorsunuz. Bir gün
çalışmak istiyorsunuz ve ise ilk başladığınız gün
size hoş geldin hediyesi olarak bir plaket ve altın
kol saati veriyor patronunuz.. Ve genel müdürlük
veya bunun gibi yüksek bir makamdan tecrübeli bir
insan olarak ise başlıyorsunuz. Herkes karsınızda
el pençe divan...vücudunuzda da bazı hoşa giden hareketler
de başlıyor. Gittikçe zayıflıyor forma giriyorsunuz.
Diğer hormonal aktiviteler artıyor,
fevkalade.....aman ne güzel günler başlıyor...
Derken bir gün patron size artık üniversiteye
gitsen daha iyi olur diyor. Bu arada babanız ortaya
çıkmış, "fazla çalıştın" diyor "artık eve dön, isi
bırak, okumaya basla, harçlığın benden olsun..." keyfe
bakar misiniz ?
Okuduğunuz dersler gittikçe kolaylaşıyor. Ekmek elden,
su gölden bir dönem başlıyor. Partiler, diskotekler,
kızların sayısı artıyor. Derken Anne ve babanız sizi
götürüp getirmeye başlıyor, araba kullanma derdi de yok
artık....
Günün birinde sizi okuldan da alıyorlar, "evde otur,
keyfine bak, oyuncaklarınla oyna" Diyorlar..
Mamanız ağzınıza veriliyor, zaman zaman altınızı
bile Temizliyorlar, hatta bu durum alışkanlık yaratıyor
ve hiç tuvalet kullanmamaya başlıyorsunuz.
Derken anneniz bir gün size süt verme
kararını alıyor ve başka bir keyifli dönem başlıyor.
Mama artık her yerde, her an ve en taze şeklinde
hazır. Bir gün karanlık ilik ve sıcak bir ortama
giriyorsunuz. Beslenmek için ağzınızı açmaya
dahi gerek yok, bir kordondan besleniyor,
sıcacık, yumuşacık, gürültü ve patırtısız bir
ortamda yasıyorsunuz.
Küçülüyor, küçülüyor, ufacık bir
hücre halini alıyorsunuz.
Ve günün birinde müthiş bir
Olayla hayatiniz bitiyor...
CAN YÜCEL
18 Ağustos 2008 Pazartesi
İyi ki doğdun Küba! İyi ki doğdun Fidel!

Emperyalist güçler, Fidel‘siz Küba‘nın liberalizmle bütünleşeceğine ilişkin görüşlerini bütün hevesleri ve aç gözlülükleri ile ortaya dökerken; Fidel‘in Küba Küba‘nın da Fidel demek olduğunun da farkında değiller.
CNN, Fidel‘in 82. doğum günü haberini verirken, 'Fidelsiz Küba değişime hazırlanıyor' diyor.
Fidel, tıpkı Che Guavara ve diğerleri gibi her daim kalbi devrim için atanlarla birlikte olmayı sürdürecek, yani Fidel‘siz bir geçmiş ve gelecek mümkün değil! Küba ve dünya hiçbir zaman Fidelsiz olmayacak.
İyi ki doğdun Küba! İyi ki doğdun Fidel!
Vomos Bien!
4 Ağustos 2008 Pazartesi
YANGIN
" Kimsenin yıkımından kıvanç duymam ben; bir duvar kağıdı gibi derindeki yıkımlarda yansıyan mutsuzlukların hazin zenginliği gerekmez bana"
CHARLES BAUDELAIRE
31 Temmuzda saat 12.30’da Manavgat’ın Karabük köyünde başlayan yangının sürdüğü bölgede nem oranı yüzde 15’i geçmiyor. Yangında şu ana kadar yaklaşık
Manavgat ve Serik ilçelerinde perşembe günü başlayan yangın, bir nokta haricinde kontrol altında. Karabucak köyü Koru dağı mevkiinde ilerleyen alevler, Kepez köyüne kadar ulaştı. Ancak rüzgarın son anda yön değiştirmesi üzerine, köyün tahliyesinden vazgeçildi.
Bu arada, yangından büyük zarar gören Karataş köyündeki kayıp iki kişiden birinin daha cesedine ulaşıldı…
Beş gündür bir yangın içimi öylesine yakıyor ki, nasıl anlatsam bilmiyorum.
Belki atalarımdan bana aktarılmış bir duygu bilemem ama ateşi seviyorum. Alevlerin hesapsız dansları bana özgürlüğü anımsatıyor. Sıcaklık ise kendi içinde samimiyeti; yakıcılığıyla da zor ve erişilmezliği. İnsanoğlunun bir dönem kutsallaştırmış olması bana hiç garip gelmiyor. Herkes, hareketleri kontrol edilemez alevler gibi kurgusuz ve özgür yaşamayı ister. Ve yine herkesin içinde kahraman olma duygusu (yoğunluğu değişse de) vardır. İnsanların içine düştüğü aşkı da bir yangına benzetmesi bundandır.
Güvenimi yitirmediğim en büyük güç ‘doğa’dır. O’na hep güvendim. Kendimi O’nun bir parçası hissediyorum. O’nun hâkimiyeti ile iktidarı kendimde hissediyorum. “Bu ne çıldırtan denge.” En çok etkilendiğim görüntülerden biridir: asfaltı delip, başını göğe kaldırmış bir yeşil bitki. Bu görüntüyü gördüğümde içime ölçüsüz bir mutluluk, heyecan, bir kazanmışlık (zafer) duygusu doluyor. Hatta taşıyor.
Ancak insan da doğanın ürünüdür nihayetinde. Kimi zaman insanın yaptığı olumlu olumsuz her davranışın; bitkiler, hayvanlar, dağlar, taşlar kadar doğal olduğunu düşünüyorum. Çoğu zaman da insanın giderek doğa içinde sanki yalnızmışçasına bencilce davranışlarını artırmasını onaylamıyorum.
Bu düşünce belki de içine düştüğüm dünyanın renklerini sevdiğimden, onlardan kopmak istemememdendir. Önemli değil beş gündür topraklarımın üzerinde ve benim içimde kocaman bir yangın sürüyor. Alevler rüzgârın ritmine uymuş. İşte gücünü, kendine vereceği zararı gözetmeksizin gösteriyor yine. İnsanlar çaresiz. Aslında bu çaresizlik bir yönüyle zoruma da gidiyor. Çünkü doğa gücünü gösterdiği yangınla onu en çok sevenleri yakıyor.
2 Ağustos 2008 Cumartesi
ÇOCUKSUN SEN
Çocuksun sen sesinin çağlayanına düştüm
Bir çiçeğe tutundum düşerken, ordayım hâlâ
Sallanıp durmaktayım bir saatin sarkacı
Nasıl gidip geliyor gidip geliyorsa öyle
Zaman benim işte, nesneleşiyor tüm anlar
Dursam ölürüm paramparça olur dünya Çocuksun sen sesinin çağlayanına düştüğüm
Uçurum diyordun bir aşk uçurum özlemidir
Bırakıyorum öyleyse kendimi sesinin boşluğuna
Tutunabileceğim tüm umutları görmiyeyim için
Gözlerimi bağlıyorum geceyi mendil yaparak
(Gözlerim bir yerlerde daha bağlanmıştı, bunu
Unutmuyorum unutmuyorum unutmuyorum hiç) Bir rüzgâr esse ellerin fesleğen kokuyor
Kırlangıçlar konuyor alnına akşamüstleri
Bu yüzden bir kanat sesiyim yamaçlarda
Üzgün bir erguvan ağacıyla konuşuyorum
Ayrılığın zorlaştığı yerdeyim ve dalgınlığım
Bir mülteci hüznüne dönüyor artık bu kentte Çocuksun sen alnına kırlangıçlar konan Bir bulutun peşine takılıp gittiğimiz yer
Okyanus diyelim istersen ya da sen söyle
Batık bir gemiyim orda, seni bekliyorum
Upuzun bir sessizliğim fırtınalar patlarken
Gövdem köle tacirlerinin barut yanıkları içinde
Ve gittikçe acıtıyor yaralarımı tuzlu su
Çocuksun sen, büyümek yakışmazdı hiç
Gülüşünün kokusuyla yeşerdi bu elma ağacı
(Soluğunun elma kokması bundandı belki)
Bir elma kokusuna tutundum düşerken
Sallanıp durmaktayım bir saatin sarkacı
Nasıl gidip geliyor gidip geliyorsa öyle Çocuksun sen, çocuğumsun
AHMET TELLİ
En sevdiğim şairlerden biri yanımda olsun istedim,
söyleyeceklerime yardım etsin diye....
1 Ağustos 2008 Cuma
merhaba
İnsanlar genellikle başlangıçların hayatlarında olumlu değişiklikler yapacağına inanır. Benim böyle özel bir düşüncem yok ancak bugün rutin yaptığım otobüs-vapur yolculuğunda içimdeki isteğin belki de yazmakla ilgili bir istek olabileceğini düşündüm. "Neden?" diye sorabilirsiniz. Yine sıradan bir şey. Elimde bir dergi (yazmaya devam edersem bu dergiyi de yazarım belki) vardı, okuyordum. Bir an okuduğumdan sıkıldım (dergiden değil okuduğum yazıdan). Çünkü okuduklarım zaten benim düşüncelerimdi. Bu güzel birşey de diyebiliriz. Ama benim için okumak daha çok yeni şeyler öğrenmek demek, düşünmediğimi-düşünemediğimi düşünmek, görmediğimi-göremediğimi görmek demektir. İşte beni buraya sürükleyen düşünce kabaca bu.
Açıkçası henüz ne yazacağımla ilgili bir şey yok kafamda ama her ne kadar olgunlaşmamış olsa da ham fikirler var. Tabi bunlar için biraz beklememiz gerekecek.



