30 Ağustos 2008 Cumartesi

1 EYLÜL DÜNYA BARIŞ GÜNÜ KUTLU OLSUN


İkinci Büyük Emperyalist Paylaşım Savaşı, 1 Eylül 1939 günü Nazilerin Polonya‘yı işgaliyle başladı. Ardında elliikimilyon ölü, milyonlarca yaralı, sakat ve moloz yığını haline gelmiş kentler ile acı ve gözyaşı bıraktı. Mayıs 1945`de son buldu. İnsanlık tarihinin bu en acımasız, en kanlı ve en kirli savaşının başladığı gün, yani 1 Eylül, Dünya Barış Günü olarak kabul edildi.

1 Eylül Dünya Barış Günü kutlu olsun.

22 Ağustos 2008 Cuma

TERSTEN YAŞAMAK

Yaşamın en tatsız tarafı sona eriş seklidir..
Şüphesiz ki yaşamı tersten yasamak daha güzel,
Hatta mükemmel olurdu.
Nasıl mi ?
Cami'de uyanıyorsunuz. Bir tahta
sandık içersinde, Herkes karsınızda
saf durmuş, iyiliğinize dua ediyor
ve tüm haklar helal edilmiş
vaziyette.tabuttan doğruluyorsunuz, yaşlı,
Olgun ve ağırbaşlı olarak.
Herkes etrafınızda, büyük bir
İtibar, iltifatlar, çocuklar torunlar hepsi
Hazır.arabanıza kurulup evinize gidiyorsunuz.
Doğar doğmaz devlet size
maaş bağlıyor, aylık veya üç ayda bir maaşınızı
alıyorsunuz. Ne güzel, hazır maaş, hazır ev....
Altmışlı yaslara kadar hersek garanti, huzur
içinde yaşıyorsunuz. Sağlığınız gittikçe düzeliyor,
kaslar güçleniyor, kuvvetleniyorsunuz. Bir gün
çalışmak istiyorsunuz ve ise ilk başladığınız gün
size hoş geldin hediyesi olarak bir plaket ve altın
kol saati veriyor patronunuz.. Ve genel müdürlük
veya bunun gibi yüksek bir makamdan tecrübeli bir
insan olarak ise başlıyorsunuz. Herkes karsınızda
el pençe divan...vücudunuzda da bazı hoşa giden hareketler
de başlıyor. Gittikçe zayıflıyor forma giriyorsunuz.
Diğer hormonal aktiviteler artıyor,
fevkalade.....aman ne güzel günler başlıyor...
Derken bir gün patron size artık üniversiteye
gitsen daha iyi olur diyor. Bu arada babanız ortaya
çıkmış, "fazla çalıştın" diyor "artık eve dön, isi
bırak, okumaya basla, harçlığın benden olsun..." keyfe
bakar misiniz ?
Okuduğunuz dersler gittikçe kolaylaşıyor. Ekmek elden,
su gölden bir dönem başlıyor. Partiler, diskotekler,
kızların sayısı artıyor. Derken Anne ve babanız sizi
götürüp getirmeye başlıyor, araba kullanma derdi de yok
artık....
Günün birinde sizi okuldan da alıyorlar, "evde otur,
keyfine bak, oyuncaklarınla oyna" Diyorlar..
Mamanız ağzınıza veriliyor, zaman zaman altınızı
bile Temizliyorlar, hatta bu durum alışkanlık yaratıyor
ve hiç tuvalet kullanmamaya başlıyorsunuz.
Derken anneniz bir gün size süt verme
kararını alıyor ve başka bir keyifli dönem başlıyor.
Mama artık her yerde, her an ve en taze şeklinde
hazır. Bir gün karanlık ilik ve sıcak bir ortama
giriyorsunuz. Beslenmek için ağzınızı açmaya
dahi gerek yok, bir kordondan besleniyor,
sıcacık, yumuşacık, gürültü ve patırtısız bir
ortamda yasıyorsunuz.
Küçülüyor, küçülüyor, ufacık bir
hücre halini alıyorsunuz.
Ve günün birinde müthiş bir
Olayla hayatiniz bitiyor...

CAN YÜCEL

18 Ağustos 2008 Pazartesi

İyi ki doğdun Küba! İyi ki doğdun Fidel!


Küba devriminin lideri, Comandante Fidel Castro 82 yaşına girdi. Hastalığı nedeniyle devlet başkanlığını görevinden ayrılan ve bir süredir yazıları ile devrime omuz veren Castro, dünyanın her yerinde emperyalizme karşı direnişin en güçlü simgelerinden birisi olarak var olmayı sürdürüyor.
Emperyalist güçler, Fidel‘siz Küba‘nın liberalizmle bütünleşeceğine ilişkin görüşlerini bütün hevesleri ve aç gözlülükleri ile ortaya dökerken; Fidel‘in Küba Küba‘nın da Fidel demek olduğunun da farkında değiller.
CNN, Fidel‘in 82. doğum günü haberini verirken, 'Fidelsiz Küba değişime hazırlanıyor' diyor.
Fidel, tıpkı Che Guavara ve diğerleri gibi her daim kalbi devrim için atanlarla birlikte olmayı sürdürecek, yani Fidel‘siz bir geçmiş ve gelecek mümkün değil! Küba ve dünya hiçbir zaman Fidelsiz olmayacak.

İyi ki doğdun Küba! İyi ki doğdun Fidel!
Vomos Bien!

4 Ağustos 2008 Pazartesi

YANGIN

" Kimsenin yıkımından kıvanç duymam ben; bir duvar kağıdı gibi derindeki yıkımlarda yansıyan mutsuzlukların hazin zenginliği gerekmez bana"
CHARLES BAUDELAIRE

31 Temmuzda saat 12.30’da Manavgat’ın Karabük köyünde başlayan yangının sürdüğü bölgede nem oranı yüzde 15’i geçmiyor. Yangında şu ana kadar yaklaşık 55 hektar ormanlık alanın zarar gördü.

Manavgat ve Serik ilçelerinde perşembe günü başlayan yangın, bir nokta haricinde kontrol altında. Karabucak köyü Koru dağı mevkiinde ilerleyen alevler, Kepez köyüne kadar ulaştı. Ancak rüzgarın son anda yön değiştirmesi üzerine, köyün tahliyesinden vazgeçildi.

Bu arada, yangından büyük zarar gören Karataş köyündeki kayıp iki kişiden birinin daha cesedine ulaşıldı…


Beş gündür bir yangın içimi öylesine yakıyor ki, nasıl anlatsam bilmiyorum.
Belki atalarımdan bana aktarılmış bir duygu bilemem ama ateşi seviyorum. Alevlerin hesapsız dansları bana özgürlüğü anımsatıyor. Sıcaklık ise kendi içinde samimiyeti; yakıcılığıyla da zor ve erişilmezliği. İnsanoğlunun bir dönem kutsallaştırmış olması bana hiç garip gelmiyor. Herkes, hareketleri kontrol edilemez alevler gibi kurgusuz ve özgür yaşamayı ister. Ve yine herkesin içinde kahraman olma duygusu (yoğunluğu değişse de) vardır. İnsanların içine düştüğü aşkı da bir yangına benzetmesi bundandır.

Güvenimi yitirmediğim en büyük güç ‘doğa’dır. O’na hep güvendim. Kendimi O’nun bir parçası hissediyorum. O’nun hâkimiyeti ile iktidarı kendimde hissediyorum. “Bu ne çıldırtan denge.” En çok etkilendiğim görüntülerden biridir: asfaltı delip, başını göğe kaldırmış bir yeşil bitki. Bu görüntüyü gördüğümde içime ölçüsüz bir mutluluk, heyecan, bir kazanmışlık (zafer) duygusu doluyor. Hatta taşıyor.

Ancak insan da doğanın ürünüdür nihayetinde. Kimi zaman insanın yaptığı olumlu olumsuz her davranışın; bitkiler, hayvanlar, dağlar, taşlar kadar doğal olduğunu düşünüyorum. Çoğu zaman da insanın giderek doğa içinde sanki yalnızmışçasına bencilce davranışlarını artırmasını onaylamıyorum.

Bu düşünce belki de içine düştüğüm dünyanın renklerini sevdiğimden, onlardan kopmak istemememdendir. Önemli değil beş gündür topraklarımın üzerinde ve benim içimde kocaman bir yangın sürüyor. Alevler rüzgârın ritmine uymuş. İşte gücünü, kendine vereceği zararı gözetmeksizin gösteriyor yine. İnsanlar çaresiz. Aslında bu çaresizlik bir yönüyle zoruma da gidiyor. Çünkü doğa gücünü gösterdiği yangınla onu en çok sevenleri yakıyor.

2 Ağustos 2008 Cumartesi

ÇOCUKSUN SEN

Çocuksun sen sesinin çağlayanına düştüm
Bir çiçeğe tutundum düşerken, ordayım hâlâ
Sallanıp durmaktayım bir saatin sarkacı
Nasıl gidip geliyor gidip geliyorsa öyle
Zaman benim işte, nesneleşiyor tüm anlar
Dursam ölürüm paramparça olur dünya
Çocuksun sen sesinin çağlayanına düştüğüm
Uçurum diyordun bir aşk uçurum özlemidir
Bırakıyorum öyleyse kendimi sesinin boşluğuna
Tutunabileceğim tüm umutları görmiyeyim için
Gözlerimi bağlıyorum geceyi mendil yaparak
(Gözlerim bir yerlerde daha bağlanmıştı, bunu
Unutmuyorum unutmuyorum unutmuyorum hiç)
Bir rüzgâr esse ellerin fesleğen kokuyor
Kırlangıçlar konuyor alnına akşamüstleri
Bu yüzden bir kanat sesiyim yamaçlarda
Üzgün bir erguvan ağacıyla konuşuyorum
Ayrılığın zorlaştığı yerdeyim ve dalgınlığım
Bir mülteci hüznüne dönüyor artık bu kentte
Çocuksun sen alnına kırlangıçlar konan 
Bir bulutun peşine takılıp gittiğimiz yer
Okyanus diyelim istersen ya da sen söyle
Batık bir gemiyim orda, seni bekliyorum
Upuzun bir sessizliğim fırtınalar patlarken
Gövdem köle tacirlerinin barut yanıkları içinde
Ve gittikçe acıtıyor yaralarımı tuzlu su
Çocuksun sen, büyümek yakışmazdı hiç
Gülüşünün kokusuyla yeşerdi bu elma ağacı
(Soluğunun elma kokması bundandı belki)
Bir elma kokusuna tutundum düşerken
Sallanıp durmaktayım bir saatin sarkacı
Nasıl gidip geliyor gidip geliyorsa öyle
Çocuksun sen, çocuğumsun
     AHMET TELLİ               

En sevdiğim şairlerden biri yanımda olsun istedim,
söyleyeceklerime yardım etsin diye....

1 Ağustos 2008 Cuma

merhaba

Bugün bir başlangıç daha yapmak istedim.
İnsanlar genellikle başlangıçların hayatlarında olumlu değişiklikler yapacağına inanır. Benim böyle özel bir düşüncem yok ancak bugün rutin yaptığım otobüs-vapur yolculuğunda içimdeki isteğin belki de yazmakla ilgili bir istek olabileceğini düşündüm. "Neden?" diye sorabilirsiniz. Yine sıradan bir şey. Elimde bir dergi (yazmaya devam edersem bu dergiyi de yazarım belki) vardı, okuyordum. Bir an okuduğumdan sıkıldım (dergiden değil okuduğum yazıdan). Çünkü okuduklarım zaten benim düşüncelerimdi. Bu güzel birşey de diyebiliriz. Ama benim için okumak daha çok yeni şeyler öğrenmek demek, düşünmediğimi-düşünemediğimi düşünmek, görmediğimi-göremediğimi görmek demektir. İşte beni buraya sürükleyen düşünce kabaca bu.
Açıkçası henüz ne yazacağımla ilgili bir şey yok kafamda ama her ne kadar olgunlaşmamış olsa da ham fikirler var. Tabi bunlar için biraz beklememiz gerekecek.